boynundan akan
kokusu sinede
bir fular gibi
gördüm geceyi
üstüme örtmeden önce…
boynundan akan
kokusu sinede
bir fular gibi
gördüm geceyi
üstüme örtmeden önce…
Nedir istediğin
kafeslediğin beni
hissettiğin nedir
nefesinden kestiğin…
bu dikliğin nedir
hiç eksilmeyen.
ve sen ne bilirsin ki…
yokluğun düştür…
her ana süzülmüş
belki bir çöküştür üstüme
belki hınçlı bir gülüş
istesemde koparamadığım
alınlara yazılı bir düşüş
uçabilsem göçerdim
kanatlarımla…
çırpmak yerine
sırtımda taşımak zorunda olduğum.
ve alıp veremediğin nedir benden
açlığını doyurmuş
bir lokma hasretten başka.
hem sen
ne bilirsin ki…
bilsen uçardın topragına konmak için
beni gömdügün
Kelimelerin boynuna dolanmış bir fular gibi
içine düşülen azgın dalgalar gibisin
vazgeçilmez ve boğucu
saklandığın duvarların ardında bir kitap gibi
beyazına gömülen sonsuz sayfalar gibisin
bitmez ve sorgucu
makamı belli değil bir şarkı gibi
notasız dökülen sözler gibisin
kulaklara kaynamış küpedir senin sesin
ve ciğer yakan oklar gibidir son sözlerin
bulutlar arasından düşen bir külçe gibi
yokluğunun ağırlığından memnun gibisin
gamsız ve tutucu
sen hiçlik zamanında bir destan gibisin
varken peşinden gidilen
yokken yankılanan tarihi boyunca
varlığımın.

Gözlerinizi kaparsınız ya kapkaranlık olur herşey.. Bir anda hiçbilmediğiniz yerlerde bulursunuz kendinizi. Ağaçları başkadır, sokakları başkadır, heryer doludur ancak bir siz varsınız o karanlık içindeki “o yer”de…Başınızı çevirdiğiniz her yer tek adrestir aslında. Hepsinde bir tek şeyin izi vardır ve sizden başkası o bir tek şeyi bilemez, göremez. Bazen sizde isyan edersiniz yeter artık git dersiniz gözünüzün perdesine düşene, gitmez. Zaten sizde istemezsiniz gitmesini.
Tatlar onun tadı, sesler onun sesi, sokaklar onun gezdiği sokaklardır. Yıllar geçsede değişmez. Kalbiniz gibidir, söküp atamazsınız. Bütün gülüşler onun gülüşleridir farklı yüzlere iliştirilmiş…
Hücre meselesidir sevmek…
Hem sizin içinizdedir, hem siz onun içinde…
Hücrelerinize işlemişse onunla mücadele etmeyin. Kontrolünüzün dışındadır onu sevmeniz. Güzel olanı da budur. O bilmese de, görmese de, inanmasa da, karşılık vermese de… Sizin istediğiniz gibi sevmese de…
Kısa bir yolculuktu. Herşey çok alışıldıktı. Defalarca gittiğim bir yer olmasına ve hayatımın hatırı sayılır bir bölümünü geçirmiş olmama rağmen uzun zaman sonra ilk defa farkettiğim sokaklardı.
Adapazarı küçük bir yerdir. Öyledir yani eskiler için. Sokakları çıkmazdır. Evleri bahçelidir. Çocuklar için bir şehirdir. Kalabalıktır ama tanıdıktır. Arada kalmamış olmasına rağmen gel-gitlerle doludur. Kültürler, modalar, anlayışlar/anlayışsızlıklar, hayat görüşleri arasında gider gelir insanlar. Değişmezleri vardır. Yabancıdır herkes. Ama tanıdıktır. Baştan ayağı süzülürsünüz dolaşırken orasında burasında…
Özlenilesi bir geçmişi vardır. Hikayesi çok güzeldir bu şehrin arada kırılmalar olsada çok anlam ifade eder biçokları için. Mahalle maçları demektir adapazarında çocukluk… Uzun yürüyüşler ama sınırlı maceralar demektir. Yeşil demektir, siyah demektir. Bahçeli evlerin statü göstergesi olmadığı zamanların güzel sokaklı şehridir.
Güzel öğretmenlerin sıcaklığıdır okulları şimdi yerlerinde prefabrik binalar olsa da… Öyledir işte.
Gezerken içiniz acır. Otlarla kaplanmış arsalar vardır evler arasında… 7.4 şiddetinde sarsar hafızanızı.
Geri dönülemez bisiklet parkurudur adapazarı… Gidersiniz, gelirsiniz, hafızanız sürter sokaklarında siz üstünü örtersiniz.
Öyledir . Böyledir. Şöyledir.
Dalgaların arasında
sallanıp duran bir kayıptı…
bir adanın ucundaki fenerle
kafası karışmış
Denizdeki Kayıp‘tı.
Küreksiz ve yorgun…
Sıcaktandır dedim geçtim. O hiç oralı bile olmadı oysa. Dalgın, dağınık ve belki karışıktı. Çenesindeki damlacık gözlerinden mi gelmişti yoksa bir boncuk ter miydi bilemedim.
Karşısına geçmiş görmesini bekliyordum halimi. Sağında, solunda, ötesinde ve berisindeydim. Saçlarına bir nefes mesafesinde yakınken, gözlerine göremeyeceği kadar uzaktım. Vardık ama yoktuk.
Gerçek olamayacak kadar netti bakışları… Bir an duraksadım başını çevirdiğini gördüğümde. Kime veya neye bakıyordu?
Hızlı hızlı yürümeye başladı. Başı önünde bir halı gibi uzanan yola dönüktü. Düşünüyordu…
Küçük ama hızlı adımları bir anda kesildi. Başı yanıbaşında dikilen bir çocuğa doğru yöneldi. Sıcağa rağmen giydiği kışlık ceketin bile örtmeye yetmediği hırpalanmış bedeni ile çocuk onu görmedi bile. Elinde tuttuğu sigarayı parmaklarının arasında gezdirirken belli ki birşeyler mırıldanıyordu.
-Farkımız neyki seninle? diye söylendi. Çocuk yine de görmedi, işitmedi.
Yalnızdı.
Hergün gardrobunu kurcalarken düşündüğü şey aklına geldi; bu elbiseler gibi seçtiğim hayatı giyebilseydim üstüme… Ne güzel olurdu.
Çocuk sigaradan bir fırt daha çekti. Diğer elinin başparmağını üzerine kapatarak söndürdü sigarasını… Canı yanmamış mıydı? diye düşünürken çocuk sönmüş sigarayı sonra devam etmek üzere cebine attı ve bir anda koşmaya başladı. Gülüyordu.
Anlam veremedi. O bile gülüyor diye düşündü, başını önüne eğdi ve bu defa yavaş adımlarla gezinmeye başladı.
Arada bir koluna taktığı çantasından çıkardığı plastik şişedeki ılık suyu yudumluyor, susuzluğunun geçmemesine rağmen alışkanlık haline gelmiş bu davranışını bile farketmiyordu. Elini tekrar çantasına uzattı. Karıştırmaya başladı. Parmaklarının ucunun değdiği bi çoğunu çoktan unuttuğu eşyaların arasında aradığı neydi acaba?
Nefesi hızlanmaya başladı. Başını bir o yana bir bu yana sallarken çok önemli birşey aradığını düşündürten davranışları artık kontrol edilemez bir hal almaya başlamıştı. Bir rüzgar esti saçı gözlerini kapattı. Sol eliyle kaldırdığı saçlarının arkasında ıslak gözleri belirdi.
GÖZLERİNİ KAPADI
Yoktu.
Her taraf ne kadar çok insanla doluydu. İnsan denizi içinde boğulacak gibi hissetti bir anda. Yanından geçen bir kadının omzunun dirseğine çarpmasıyla canının yandığını düşünmesi bir oldu . Yeter diye başlayacak bir cümlenin çıkmasına ramak kalmışken dudakları arasından, yere düşen çantasının yanında yuvarlanan taş parçasını gördü ve aynı dudaklar bir anda küçük bir gülümsemeye teslim etti kendisini.
Küçük mavi-yeşil bir taş parçası.
Neden güldürmüştü onu?
Taşı yerden aldı avucunun içinde sımsıkı tutarken çantasını toparladı. Doğruldu. Hala gülümsüyordu. Kendisine bir çeki düzen verdi. Avucunu açtı diğer elinin ayasıyla bir annenin bebeğinin saçlarını okşaması gibi taşı okşadı. Gözleri parlıyordu damlalara ihtiyaç duymadan.
Şimdi oldu diye düşündü. Adımlarına kaldığı yerden devam etti. Başı artık önünde değildi. Adımları daha bir güçlü atıyor, savaşa giden bir şovalye edasıyla arşınlıyordu sokakları. Ne yapacağını bilmiyor ama nereye gideceğini biliyordu.
Bir an önce gitmeliydi. Taş hala avucunun içindeydi. Mavi-yeşil bir taş… Neden sadece bir taş parçası değildi bu?
Dağılmış parke taşlardan oluşmuş yolu ile eski büyük binaların sıra sıra dizildiği karanlık bir sokağa geldi. Hemen sağında önlüğü arasında kaybolmuş beyaz saçlar, bir gözlük çerçevesi ve ona ev sahipliği yapan berberi gördü. Dükkanı boştu. Gazetesini okuyordu. Sola baktı. Yerin bir kat altında kısık sarı bir ışığın altında çalışan marangoz ve çırağının küçük penceredeki silüetlerine takıldı gözü. Artık daha da emindi bu sokaktı.
Taşa baktı.
Mavi-yeşil bir taş…
Merdivenleri gördü. Sokağa taşmış taştan bir merdiven. 7-8 basamaklıydı. Bir köşesinde çürümeye yüz tutmuş gövdesi ile toprak bir saksının içinde kaybolmuş bir çiçek duruyordu.
Kapının önüne geldi. Elindeki taşa son kez baktı. Demir bir kapı, kapının ardında eski bir asansör bekliyordu onu. Kapıyı araladı. İçeri girdi. Asansörün kapısı ardına kadar açıktı. Asansöre bindi. Kapısını kapatmak istedi. Gücünün yetmediği kapıdan vazgeçti. Merdivenlere yöneldi. Boğuk bir ses kulağında gezinmeye başladı.
-Hanımefendi… Hanımefendi… hanım…
Merdivenleri çıkmaya devam etti. Kalbinin atışını bastıran ses hala devam ediyordu. Birinin kollarından tuttuğunu hissetti. Kimse yoktu ürperdi. Merdivenin basamaklarına vuran gölgesinin yanına korkusunu da aldı ve devam etti. Avucunun içindeki taşın ağırlığı gelen sesin şiddeti arttıkça azalıyordu. Basamaklar çıktıkça çoğalırken boğuk seslere başka sesler karışmaya başladı.
-Hanımefendi….Hanımefendi… Avucunun içindeki taşın yokolmasıyla sesler dahada netleşti.
GÖZLERİNİ AÇTI.
Yerdeydi. Çantası caddeye saçılmış karşısında bir düzine insan onu izliyordu. Az önce yanından geçtiği çocuk seslenmeye devam ediyordu.
-Hanımefendi iyi misiniz?
Taşı düşündü.
Mavi-yeşil taş… Yoktu.
Çocuk kolundan tuttu kaskatı kesilmiş gövdesini doğrultmasına ve çantasını toplamasına yardım etti. Ceketinde çok bildik bir koku vardı çocuğun.
Gözgöze geldiler. Çocuğun gülümsemesiyle arkasını dönüp uzaklaşması bir oldu.
Çantasına göz attı sol eliyle. Herşey yerli yerindeydi. Elinin değdiği soğuk bir cisim tüm bedeninin ürpermesine neden oldu. Parmaklarının tutması ile avucuna kayması bir oldu cismin ve ne olduğunu bilmediği kirli yumuşak nesnenin. Saçlarını arkaya doğru attı. Yavaşça kaldırdı kolunu. Avucunu açtı.
Yarım bir sigara ve o sigaranın hemen yanıbaşında o vardı.
Mavi-yeşil bir taş…
Attığı adımla birlikte gülümsedi.
Yürüdü, koştu, gitti.
toprak koktu…
yağmur vurdukça yüzüne
güller açıyordu yanakları…
yanakları “Al”dı
kapattım gözlerimi
beni yanına aldı.
bulutların arasında koşan
bir başına saldı.
…ve saçları omzuna düşmüş
yemyeşil bir şaldı.
bi yerlerde öksüz,
bir yerlerde ürkek,
rüzgarın kollarında
kırılgan bir daldı.
kapattım gözlerimi
beni içine aldı.
toprak yoktu.
Diril gez sokaklarda
ardında kalmasın gözleri.
bir düş gibi içimde
sendeki sevdanın izleri
ben yatarken düşler toprak
senin gözlerin ihtiyaçtır.
hayal tabut, kefenim güneş
bana derler ki zaman ilaçtır.
ne sen ne sensizlik
dalar durur beynimde bu sessizlik
gel geleceksen yağmurda
akarken gövdenden tepkisizlik
neş’e, umut, bir telaş
zamana vurulan bir pranga,
bir zincir yavaş yavaş..
geleceksin diye bezenir yollar
ağaçlar, kuşlar kanatlanır, kuşağı göklerin.
atılır boylu boyunca fişekler
mavi, sarı, leylak..
saçılır üstüne çiçeklerin.
hasret bir çocuk, dolanır durur peşimde
gidersin kimbilir kaç gün kaç saat içinde…
sen giderken ağlayan kimdi bilmem
senden gelene taş olsa direnmem.
rüzgara kapılmış bir tüy gibi hafif
bir zeynep kız kadar naif
esen meltem kadar hürsün
bir gül kadar zayıf…
neyzen üflesin hayatı
sen yaşa…
ben kurban olurum
sendeki bu tatlı telaşa…
Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Abim üniversitedeydi Eskişehir’de… Türk filmlerinin çok etkisi vardı sanırım üzerimde. Tarık Akan polistir. Ahu tuğba’da oralarda bir yerdeydi sanırım. Narkotikçi Tarık o baskından bu baskına koşturmakta ve uyuşturucu baronlarının düzenini oldukça bozmaktadır.Diskolara yapılan baskınların ardı arkası kesilmemektedir. Gençlik uyuşturucu bataklığında kaybolmakta.
Ve benim çocuk gözüm abimi arıyor içlerinde… Ya abimde öyle olursa!
Hiç unutmam Adapazarı’na bir gelişinde bütün ceplerini karıştırmıştım o filmde gördüğüm beyaz toz çıkacak mı cebinden diye.
Yıllar geçse de değişmeyen şeyler var. Ondan yıllar sonrası bir kabusumda tekrar nüksetti birader. Detayları çok hatırımda değil ama abim hastalanmış ve hastaneye kaldırılmış. O zaman ben öğrenciyim ve istanbuldayım. Koşuyor gidiyorum. Abimi görüyorum gülüyor yüzü. Ohhhh diyorum sarılmak istiyorum. sarılıyor ama ona sarılırken bişeylerin ters gittiğini görüyorum. Abimin bacaklarından biri yerinde değil. Ve ben ağlamaya başlıyorum. Tutamıyorum kendimi. Gülmem lazım ama olmuyor. Kabus bu ya… O beni güldürmeye çalışıyor. Olmuyor. Öyle bir ağlıyorum ki engellemek mümkün değil. Ve uyanıyorum. Gözlerimdeki yaş aynı, hıçkırıklar aynı ağlamaya devam ediyorum. Ediyorum ediyorum…
Hayatın bir gidişi var ve bizler bazen kapılıyoruz rüzgarına. Ama değişmeyen şeyler de var. Hani diyorum birader bazı şeylerin tadı özlensede bitmiyor ya…
Benden sana gelsin… Hemen yanı başındaki masadan. Hep oradayım ya ben…
Afiyet olsun, yarasın biraderime….